Kadim Azeroth topraklarında, günümüzden yaklaşık iki asır kadar uzak bir gelecekte hüküm sürmüş olan Bekrai Doğrusilah'ın (Trueweapon) 33 yıllık saltanatının son günü.
hikayenin en başına, yaklaşık 43 yıl öncesine gitmek isteyenler için;
İlk Bölüm: Üçlü Savaşlar; Amaç?
http://forum.wow-tr.com/threads/4411...Flar-Ama%C3%A7
SON BÖLÜM; GÜNEŞ VURULDU!!!
-Geri çekilin!! Kapıları açın!!
-Bir! İki! Üç! İTİN!!!
Makaralar hasar gördüğünden kapılar elle açılmalıydı. Onlarca asker kapıları itmeye başladı. Çelik bir dağı andıran kapılar, önünde ki molozları kenara iterek ve yenilerini duvarları titretirken yaratarak açıldılar. Sefer ordusu top atışını kesti. Yaylar ve tüfeklerde durdu iki tarafta da. Arethna surun tepesinde askerler ile olan biteni izliyordu ve çok endişeliydi. Bekrai için çok endişeliydi…
Sinkrai elindeki dürbün ile açılmakta olan kapılara bakıyordu. Kapılar durdu, dumanlar dağıldı… küçücük siyah bir nokta vardı önünde. Beklediğinin aksine bir süvari taburu yoktu… ve olan biteni anladığı an keşke bir tabur olsaydı dedi, yanındaki askere işaret borusunu üfletti.
-Çabuk, çal şunu!
Trollün eli ayağı bir an birbirine girdi. Belinde ki boruyu kuşağından çıkarmaya çalıştı, çıkmayınca kuşağını kesti ve hemen üfledi.
Ön saflarda ki tüm askerler açık kapıya doğru harekete geçtiler. Ama koca Tawereth’e kadar nağralar ile gelen bu ordu, şimdi geldikleri yerin en dibine kaçma istiyordu, çok geçti artık…
Bekrai kendisine gelmekte olan orduya baktı. Üstünde ki kabanı çıkardı. Üzerinde sadece belden aşağısını örten bir etek vardı, toynakları eteğin altında gözükmüyordu. İri göğsündeki yeşil tamgalar parıldamaya başladı. Kollarındaki kaslar daha da belirginleşiyordu, ve İmparator dua ediyordu.
-Ruhlar… yardım edin. Konuşun benimle. Söyleyin bana ne yapmalıyım? Size emretmiyorum… vatanım için yalvarıyorum…
Askerler iyice yakınına geldiler… bir yüz metre mesafeye gelince yavaşladılar… giderek gardları düşüyordu. Ve elli metre kala hepsi durdu. İmparator’un sert endamı dizlerini titretiyordu. Bekrai gözlerini yumdu… derinlere daldı. Bir komutan öne çıkıp konuşmaya başladı.
-Kafir Bekrai! Bu güne kadar ne bir hükmün adildi, nede bir sözün doğru…
Kafir mi? Bekrai dalga geçen bir gülümseme bile atmadı bu laflara. Komutan konuştukça konuşuyordu. Bekrai tek kelimesini bile dinlemiyordu. Elini kaldırdı “yeter” dercesine. Komutan az kalsın korkudan yere düşecekti. O sert askerlerin hepsi ürktü bu hareketten, oysa Bekrai sadece komutanın cırtlak sesini dinlemek istememişti.
-Evlerinize gidin…
Hepsinin gözleri açıldı. Birbirine baktı askerler. Cılız bir elf elindeki mızrağı bıraktı. Sağındaki ve solundaki adamlara baktı. Önüne geleni itekleyerek kaçmaya başladı. Ve diğer herkes onu takip etti… imparator sadece elini kaldırdı, üstüne gelen koca ordu oracıkta bozguna uğradı. Sinkrai dürbünden, olanları korku ile izliyordu. Etten kemikten yaratılmış hiçbir canlı Bekrai’ye saldırmaya cesaret edemiyordu. Yanındaki askere döndü:
-Doldurun topları…
………………..
Eitar kafasını yavaşça çıkararak koridoru kontrol etti. İki sarıklı elf Elen’nin odasında nöbet tutuyordu. Ne yapmalıyım diye düşündü. İhtiyar Med’an nın bir iki numarasını anımsadı, üstünede kendi şaman yeteneklerinden bir kaçını ekleyince kendi tarifi çıktı ortaya..
Sert bir rüzgar esti… koridordaki tüm meşaleler söndü. Elfler kuşkulandılar. Birisi hemen kılıcına davrandı. Öteki daha temkinliydi… kılıcını çekene orada kalmasını işaret etti. Elf kafasını sallayarak onayladı. Temkinli olan rüzgarın estiği yöne ilerledi. Tam iki koridorun kesiştiği noktadaydı. Duvara dayandı. Derin bir nefes aldı. Ve hızla kılıcını çekip savurdu. Ama kimse yoktu. Bir müddet şaşkınlık yaşadı, sonra yukarıda nefes sesi duydu. Tam kafasını kaldırmıştı ki birden her şey karardı….
Eitar sessizce kendini bıraktı tavandan. Az önce elfin kafasına bıraktığı çelik vazoyu aldı eline. Etrafını kontrol etti, kimsenin olmadığından emin olunca sihrini konuşturdu.
Elinde kılıç olan elf hala arkadaşının dönmesini bekliyordu. Ve birden her şey onun içinde karardı. Kanlar içinde yere yığıldı. Eitar üzerindeki sihri kaldırdı ve tekrar görünür oldu. Vazoyu yavaşça yere koydu. Kapı kilitliydi.
-Ashalever…
Kapı kolu önce parlamaya başladı, ve birden batladı. Kapı patlamanın etkisi ile sertçe açıldı. Zavallı Elen birden koltuğundan fırladı;
-Eitar!
-Hadi İmparatoriçe, gitmemiz gerek zamanımız yok!
-Ya Bekrai?
Birden dev bir sarsıntı ve ardından gürültü duydular.
-O güvende merak etme…
……………………..
Sinkrai elindeki dürbün ile kapılara bakıyordu. Tozlar yavaşça dağıldı. Ve korku ile dürbünü indirdi.
-Sultanım?
-Tekrar doldurun…
Bekrai tüm asaleti ile dim dik duruyordu tam gövdesine isabet eden güçlü top atışına rağmen. Tamgaları olağan üstü bir kuvvet veriyordu ona. Ustanında ötesinde bir işçiliklerdi muhtemelen. Yinede yorulmuştu Bekrai. Tamgalar onun enerjisini tüketiyordu. Bir an olsun söndürdü onlar. Zümrüt yeşili parlayan şekiller yok oldu birden. Sanki derisinin altına işlenmişlerdi. Bekrai derin bir nefes aldı. Gözlerini yumdu sıkıca, çok yorgundu ve damarlarındaki zehri tekrar hissetmeye başlamıştı. Damarlarında giderek yayılıyordu zehir sanki bir ordunun şehre girişi gibi. Arethna’nın sesini duydu.
-Majeste!!!
Sesin geldiği yere baktı. Arethna siyah bir kurdun üstünde bir başka kurdun eyerinden tutarak geliyordu. Bekrai gülümsedi…
-Seni görmek güzel Arethna..
-Bir kuş geldi majeste, Savaşşefi Drohum sizinle görüşmek istiyor.
-Ne dedin?
Hemen kurduna atladı;
-Nerede?
-Beni izleyin.
Hızla Durotar ordusunun kampına ilerlemeye başladılar…
………………….
-Çabuk ol!!
-Sana yetişemiyorum!
Eitar durdu. Tüm gücü ile odaklandı, önce Elen’i yakaladı bir sihir ile, onu taht odasına, kabılara doğru farlattı. Sonra arkasını döndü, onlara doğru gelen elflerin üzerine dev bir ateş topu yolladı, elflerin kavruluşuna bakmadan tekrar hala havada düşmekte olan Elen’e döndü, aynı sihirle onu yakaladı tekrar, yavaşça yere indirdi, koşarak salona girdi. Dev kapıları itmeye çalıştı ama olmadı. Şaman güçlerini kullanarak kapıların yanında ki kolonları devirmeye çalıştı, kapıları itmek daha kolay olacak gibi geldi bir an, ama sonunda başardı. Kolonlar düştü ve dev kapıyı kapadılar, güvendeydiler. Hemen Elen’in yanına koştu.
-İyi misin?
-Ben… evet, iyiyim. Teşekkür ederim.
Eitar gülümsedi. Tahtın yanındaki iki kapıyı fark etti. Kolonlar düşerken oluşan molozların bir kısmını onların önüne itmeye çalıştı güçleri ile.
-Yardım et.
Elen ayağa kalktı çabucak, üzerindeki tozu silkeledi;
-Kenara çekil..
Ellerini dahi kaldırma gereği duymadan molozları iki kapıya yerleştirdi. Salona hiçbir giriş kalmamıştı, ama onlarda içeride hapislerdi. Eitar hala şaşkındı;
-Nasıl yaptın bunu?
-Bilmem.. sadece yaptım…
İçinde bir boşluğa denk geldi prenses, bu kadar genç birinden bu denli kuvvetli bir sihir beklememişti.
…………………………..
Bekrai elini gözlerine, güneşe karşı siper ederek kendilerine gelmekte olan üç biniciye baktı. Ortadaki beyaz kurda binenin Drohum olduğunu anladı. Drohum yarı mesafede yanındakilere geride kalmalarını işaret etti. İki binici durdular. Drohum İmparator’a karşı yaklaşmaya devam etti, ve nihayet durdu. Bir müddet birbirlerine baktı ikili. Arethna, Bekrai’nin konuşmaya niyetli olmadığını anlayınca başladı.
-Selam sana Drohum!
Büyük şef sertşe orca baktı. Bir orc nasıl olurda Savaşşefi varken bir Draenei’ın yanında olabilirdi? Bekrai’ye döndü;
-Şehri küle çevirmemem için birtek neden söyle…
-Eitar… o seçilmiş olan.
İki orcta şaşırdılar. Arethna şaşkınlıktan çok korkmuştu. Drohum da çok şaşırmıştı, ama nedense gülümsüyordu.
-Işık seninle olsun İmparator. Durotar’a dönüyorum… (Elini kalbine götürerek selam verdi)
-Lock’Tar, dostum.. (oda aynı selamı verdi.)
Drohum kurdunu çevirdi ve hızla ordusuna ilerlemeye başladı, ama birden durdu, Bekrai’ye döndü ve bağırarak ona sordu;
-Tüm bunlar Bekrai, ne içindi!?
Bekrai düşündü, aslında bir cevabı yoktu bu sorunun, zar zor gülümsedi;
-Ben bir şamanın Drohum! Kam çalar dua ederim, bundan başka bir maharetim yok. Ama eğer İmparator ben olsaydım… (dedi ve durdu, merakla cevabı bekleyen Drohum’a baktı)
-Senin için savaşırdım Drohum! Bu silahları başka hiçbiryerde deneyemezdin…
Şef gülümsedi, aslında Bekrai bu cevabı vermeyecekti ama o anlamıştı… tüm hızı ile askerlerine döndü… Arethna şaşkınlıkla Bekrai’ye bakıyordu. Oda gülümseyerek orca baktı;
-Hadi gidelim dostum…
Tam kurdunu çevirmiş eyerine vuracaktı ki Bekrai öylece kaldı. Elini kalbine götürdü yüzündeki acı hissi ile. Arethna korktu;
-Majeste??
-İyiyim ben… gidelim hadi…
…………………..
Eitar, Gümüş Taht’ın önündeki basamalarda oturmuş kara kara düşünüyordu. Salonda kapalı kalmışlardı. Elen ise sancılarından yakınıyordu;
-Çok sancım var…
-Evet bende bacağımdan yaralandım ama bak çenemi tutuyorum,
-Eitar çok sancım var…
-Bende onu diyorum, burada kapalı kaldık ve bende yaralıyım, yinede sızlanmıyorum.
-Hayır Eitar… benim.. benim.!
Elen birden feryadı bastı, Eitar ne olduğunu anlamadı başta. Birden ayağa fırladı. Elen’e baktı, elbisesi kan olmuştu;
-Bu böyle olmamalı… daha çok erken!
Elen onu duyamıyordu, acısı çoktu. Prenses etrafına bakındı, ne kullanabilirdi ki? Tahtın sağında ki vazoyu gördü. Hemen gitti, içindeki çiçekleri çıkarıp attı, bir tas su ancak vardı içinde ama başka bir şey gelmezdi ellerinden. Elini vazonun altına koydu, ve suyu kaynamaya başladı.
-Bezz…
-Ne bezi?
-Bez lazım!
-Bezi napıcam?
-Bilmiyorum ama lazım! Ahhh…
Eitar yine etrafına bakındı. Birden duvarda ki bayraklar ilişti gözüne, hemen bir ikitanesini gidip kopardı, bir müddet kaynayan suyun buharına tutarak temizledi bir miktar;
-Şimdi ne yapıcam!!!
Elen prensesin yüzüne baktı, oda bilmiyordu ne yapacağını, içgüdüsel davrandı. Eitar’ın elinde ki bayrağı alıp ağzına tıkadı iyice, sonra derin bir nefes aldı ve tüm gücüyle…
…………………
-Sultan’ım!!
Sinkrai nefes nefese kalmış trolle baktı:
-Ne oldu?
-Durotar ordusu geri çekiliyor, askerler İmparator ile Bozkurt’un bir görüşme yaptıklarını söylediler.
Sinkrai’nin sırtından soğuk sular döküldü en açık tabiri ile. Ellerinin titremeye başladığını fark etti. Şehrin kuzey surları rahatlamıştı ve bu onun tuttuğu cephenin yükünüde arttırıyordu. Ama sultan akıllı adamdı;
-Hemen biriniz İmparator Cairne’nin yanına gitsin, iyi nişancı olanlarınızdan biri. Eğer ki ineğimiz çobanla konuşmak isterse, bizde kendi önlemimizi almalıyız…
Aynı sırada İmparator Cairne kendi otağında düşünüyordu. Minderinin önünde Sefer’in sancağı ve onun üstünde duran mızrağı vardı. Eli ile uzun örgülü sakalını baştan sona okşuyordu. Kime dua edeceğinden bile emin değildi artık. Yinede birilerine yalvarıyordu sert görüntüsünün altında, “Yardım edin” diyordu. “Bir işaret verin”.
Beklediği işaret geldi. Bir tauren paladin çadırına girdi;
-Mush’a. (Tauren Paladinlerin liderleri için kullandığı isim)
-Söyle dostum?
-Büyük Mush’a. Bozkurt, Durotar’a dönüyor.
Düşünmekten devamlı yere bakan başını kaldırdı Cairne. Suratında endişe, gözlerinde ise mutluluk vardı. Derlerki gözler ruhun aynasıdır. Çok büyük fedakarlıklar yapmıştı halkı buraya gelebilmek için. Ama Cairne bir şansı olduğunu anlamıştı. Beklediği işaret miydi bu yoksa?
Arethna şans eseri sağlam kalmış tek odadan oluşan bir eve girdi kapısındaki perdeyi kenara çekerek. Nazik bir sesle konuştu;
-Majeste…
Bekrai gözlerini açtı. Meditasyonunu bırakıp Arethna’ya cevap verdi;
-Söyle Arethna?
-İmparator Cairne sizinle konuşmak istiyor.
Bekrai gülümsedi, yavaşça ayağa kalktı. Yanında ki ince kaftanı giydi. Bir kuşak ile bağlayıp önünü kapattı. Tam dışarı çıkacaktı ki durdu. Duvarda bir ayna vardı. Büyük bir boy aynası. Normalde evlerde ayna bulunmazdı dini sebeplerden ötürü. Bekrai yavaşça aynaya yaklaştı. Kendisine baktı. Birzamanlar gök mavisi parlayan gözleri artık sadece beyazdı. Kirli bir sakalı vardı, saçları dağınıktı ve fark etmişti ki komaya girmeden önce bukadar çok beyazda yoktu aralarında. Burnu ile ağzının arasıda ki çizgilerde belli oluyordu artık. Kaşlarını hep çatmaktan anlı o çatık şekilde takılıp kalmıştı. Draeneiler ölümsüzdür. Doğal yollarla ölmüş bir Draenei’ye 25 bin yıldır kimse rastlamamıştır. Yinede zamanında kolezyumda gladyatörleri izlerken ölüme meydan okuyan Bekrai bile, şu anda ona hiç olmadığı kadar yakındı.
-Yaşlandım Arethna…
-Majeste, anlayamadım?
-Azeroth tarihinde çok az kişi benim kadar hüküm sürmüştür. Bak, Velen dahi artık bizimle değil, sence kaç yıl liderlik etti halkıma? 30, beklide 40 bin yıl. Ama bak Arethna, bak… artık bizimle değil.
-Majesteleri, emin olun ölümün korktuğu biri varsa, o sizsiniz.
Bekrai orca döndü şaşkın bir yüz ifadesi ile. Hiçbirşey diyemedi. Sadece evden çıktı. Güneş gözlerini yaktı başta, sonra onun için haykıran askerleri duyunca onlara baktı. Sevinç çığlıkları bunlar. Haklılardı da. Kazanamayacakları bir savaşı kazanmak üzereydiler. Bir asker yanına geldi;
-Majeste! Gemiler!!! Gemiler geldi!!!
Bekrai yanında ki Arethna ya baktı. Oda şaşkındı ve birden hatırladı neler olduğunu,
-Dalaran donanması majeste, nihayet yardıma geldiler.
Bekrai umut doldu iyice, kahkaha atmaya başladı, Arethna ya sarıldı sıkıca;
-Aferin çocuk!
-Majesteleri takdir edeceğiniz gibi, bende kırkıma geldim.
Bekrai onun yüzüne baktı;
-Sahi okadar oldu mu?
-Evet majeste…
Bekrai tekrar sarıldı Arethna’ya kahkaha atarak. Sonra askerlere döndü.
-Donanma burada! Şehri artık alamazlar, birazdan İmparator Cairne’nin yanına gideceğim ve ondan geri çekilmesini talep edeceğim, o çekilince Hain yalnız kalacak ve biz kazanacağız!!
-Çok yaşa İmparator!!
-Çok yaşa İmparator!!
Zaman durdu adeta. Tüm askerler onun adını haykırıyordu. Tam o sırada askerlerin ötesinde bir hareketlilik sezdi Bekrai, o tarafa baktı. Askerler kenara çekilip birine yol veriyorlardı. Sonunda kime olduğunu gördü, Eitar…
Elinde beyaz beze sarılı bir şeyle geliyordu. Bebek gibi gözüküyordu bezdeki. Sonra Eitar’ın yüzünde ki üzüntüyü gördü. Yavaşça ona ilerlemeye başladı. Askerler de ona bakıyordu, sonra gittiği yöne döndü gözler. Onlarda anladı. Eitar ve Bekrai sonunda ulaştılar birbirlerine. Bekrai titreyen ellerini açtı Eitar’a. Prenses ölü bebeği babasına verdi. Babası bebeğine baktı, saçları bile yarım yamalak çıkmıştı. Suratı hala tam belli değildi. Daha çok erkendi…
-Yapma çocuk… bana bunu yapma. Dedi İmparator.
Sonra yavaşça dizlerinin üstüne düştü. Bebeğinin üstüne kapanıp sessizce ağladı…
Eli ile bebeğinin başını okşarken bir şey fark etti ve başını kaldırdı. İyice baktı ceninin suratına. Kulaklarına baktı. Ten rengi insanlarınki gibiydi. Kulakları Draeneiler gibi değil, ince ve uzundu. Çenesinde de uzullara dahil hiçbir çıkıntı yoktu. Göz yaşlarını sildi Bekrai, ayağa kalktı. Bir müddet bebeğe baktı. Onu sertçe Arethna’nın kucağına bırakıp gitti. Eitar ve Arethna birbirine şaşkınlıkla bakıyorlardı. Bekrai’nin hüznü öfkeye dönüşmüştü nedense…
……………………..
İmparator Cairne, yanında iki paladin ve iki oklu sancaktar ile kodolarının sırtında Bekrai’yi bekliyordu. Sonunda sıcak güneşin havada oluşturduğu dalgalanan bulanık ufukta bir nokta gördü. Yanındaki askerler tedirginleşmişti, Mush’a nın içinde yaprak kıpırdamamıştı oysa. Bekrai tüm gücü ile kamçısını vuruyor, beyaz kurdu tüm hızı ile İmparator’a ilerliyordu. Zavallı Arethna da Bekrai’nin sert gidişinden endişelendiği için onun peşinden gelmişti. Yaklaştıkça yavaşladılar. On metre mesafeye gelince de durdu ikiside. Kurdundan indi Bekrai. Cairne onu izledi. Birbirlerine yaklaştılar. Bekrai yerdeki taşları titretmekte olan tamgalarını söndürdü büyüklük taslıyormuş gibi gözükmemek için. Birbirlerinin dibine geldiler. Bir müddet bakıştılar. Sonra ikiside gülümsedi, ve sarıldılar:
-Toprak Ana korusun seni Büyük Bekrai…
-Işık senide korusun dostum. Neden geldiğini biliyorum. Yinede sana yalvarıyorum, halkının bir hiç uğruna kıyılmasına izin verme. Evinize dönün. Sana söz veriyorum Tauren vatanı size geri verilecek. Stonetalon ve Güney Barrens’in, Büyük Duvar sınırını size bırakıyorum. Zaten hiçbirzaman almamalıydım.
-Sana minnettarım Majeste. Otağımı toplayıp Tunder Bluff’a dönüyorum. Işık seninle olsun.
-Toprak Ana seni korusun dostum.
Gülümseyerek tekrar sarıldılar. Sonra Cairne, Bekrai’nin omzuna dostça vurarak arkasını döndü ve kodosuna göneldi. Yanında ki paladinlerden biri inip ona yardımetti bineyine çıkmasına. Elini kalbine götürerek tekrar selamladı Bekrai’yi, Mush’a. Bekrai el sallayarak akrşılık verdi gülümseyerek. Sonra geriye dönüp kendi ordularına doğru ilerlemeye başladılar. Arethna, Bekrai’nin yanına geldi kurdundan inerek;
-Öyleyse kazandık?
-Evet Arethna. Kazandık…
Elini Arethna’nın omzuna atarak kurtlarına ilerlemeye başladılar. Ama Cairne’nin sancaktarlarından biri onları izlememişti. Yavaşça geride kaldı öne. Kimsenin şu an onu düşünmediğini anlayınca hemen belinde ki tabancayı çıkardı Tauren. Direk nişan aldı, silah zaten doluydu. Arethna bir an için geriye, Carine’e bakmak istedi. İmparator’a nişan almış Tauren’ı gördü. Her şey saniyeler içinde gerçekleşti.
Arethna, Bekrai’nin kolunu omzundan attı, sonra onun sırtına siper oldu. Bekrai ne olduğunu anlaymadan bir ses duyuldu. Carine ve adamları durup arkaya baktılar. Tauren ateş etmişti. Bekrai titremekte olan Arethna’ya baktı. Onun yavaşça düşmekte olduğunu görünce kollarından tuttu. Onunla beraber yavaşça yere indiler. Arethna’nın ağzından kan geliyordu. Bekrai elinden tuttu;
-Arethna.. a..
Orc konuşamıyordu. Sadece garip sesler çıkarıyordu, boğazı kan doluydu. Gülümsemeye çalışıyordu ama canı yanıyordu. Silah onu kalbinden vurmuştu. Elini Bekrai’nin yanağına götürdü. Bir şeyler demeye çalıştı. Diyemedi… sonunda kıvranmayı bıraktı. Eli sıcak toptağa düştü.
Bekrai öylece durdu, nefes dahi alamadı. Göz bebekleri sonuna kadar büyümüştü. Yanaklarından iki damla yaş akıyordu. Ağzı açık öylece azönce kucağında can veren Arethna’nın suratına bakıyordu. Kısa bir an için kendine gelir gibi oldu Bekrai. Arethna’nın kendisine bakmakta olan gözlerini kapadı. Sonra kafasını nazikçe yere koydu. Kollarını karnında birleştirdi dostunun. Ve yavaşça ayağa kalktı.
Tauren hala silahını tekrar doldurmak ile uğraşıyordu. Adrenalinden elleri titriyordu. Silahı yere düşürdü. Bekrai’nin kendisine baktığını gördü. Son çağre kodosunu ona sürerek İmparator’u ezmek istedi. Zavallı Tauren.
Bekrai kendisine gelmekte olan dev kodoya bakıyordu. Sertçe nefes alıp verdi burnundan. Tamgaları yine gürlemeye başladı. Busefer zümrüt yeşili değil, kan kırmızıydılar. Oda kodoya doğru koşmaya başladı, en az bir tonu bulan kodoyu ön boynuzundan yakaladı, sonra çenesinden de kavrayıp havaya kaldırdı. Üstündeki Tauren yere düştü, sürünerek kaçmaya çalışıyordu. İmparator dev kodoyu hızla, sürünün taurenin üstüne indirdi. Siyaha yakın koyu kanı toprağı ıslattı. Ama Bekrai durmadı. Elli metre mesafedeki Cairne ve yanındakilere baktı önce. İkili göz göze geldiler. Mush’a nın içinde busefer tufanlar koptu. Hemen kodosundan indi. Ve birden secdeye kapandı. Yanındakiler bir ona bir Bekrai’ye baktılar. Ve liderlerini onlarda izledi. Cairne’nin içinde fırtınalar koparanşey, Bekrai’nin kan kırmızı parlayan tamaları değil, kan kırmızı parlayan gözleri oldu.
…………………..
Sinkrai çadırında masasına oturmuş haber bekliyordu. Babasını öldürtebilmişmiydi gerçekten? Gerçekten başarmış mıydı? İmparator ölmüş olabilir miydi? Birden dışarıdan sesler duyulmaya başladı. Kaya ve sert rüzgar sesleri geliyordu. Çadırını beyaz bir ışık ve hemen ardından korkunç bir ses kapladı bir saniyeliğine. Bu havada yıldırım mı düşmüştü? Ve birden tüm seslerin sustuğunu gördü. Yavaşça ayağa kalktı. Temkinli adınlarla çadırının girişine ilerlemeye başladı. Güneş sızmakta olan perdeyi yavaşça araladı ne olduğunu görmek için. İri bir el onu çenesinden kavradı, ve birden her şey kadardı.
…………………..
Kafasındaki torbayı sertçe çıkardılar. Bir an gözleri yandı Sinkrai’nin. Sonra ışığa yavaşça alıştı. Etrafına bakındı. Gümüş Taht’ın huzuruna getirilmişti. İçinde bir gram korku yoktu. Ama çok endişeliydi. İçinde hiç pişmanlık yoktu, ama çok üzgündü. Burada olduğuna göre savaşı kaybetmişti. Tüm o heyecanlı genç askerler ve deneyimli kumandanları… hepsi ama hepsi öldürülmüş olmalıydı. Tam bir soykırım. Ama bir an düşündü, eğer o şehre girseydi ne yapacaktı sanki?
-Eitar?
Tahtın hemen sağ tarafına, yere bir minderin üzerine oturmuş olan prensese seslendi Sinkrai. Ama kardeşi ona sadece öfkeyle baktı. Tekrar seslendi;
-Eitar?
Prenses tam ağzını açıp konuşacaktı ki durdu. Arkasındaki kapıdan sesler geliyordu. Kapı açıldı. Bekrai içleri girdi. Hiçbir yöne bakmadan hızla tahtına ilerledi ve oturdu. Üzerindeki altın lale işlemeli siyah ince kabanı düzeltti. Saçlarını çoğunlukla yaptığı gibi arkadan bağlamıştı at kuyruğu olarak. Sakallarınıda tıraş etmişti, çenesinde kısa bir keçi sakalı kalmıştı.
Derin bir nefes alıp gözlerini açtı. Sinkrai karşısındaydı. Elleri arkadan bağlanmıştı. Altın renkli zırhında kan lekeleri vardı ara sıra. Güneş rengi saçları dağınıktı. Kaşları da birbirine girmişti. İkili birbirini bir müddet süzdüler. Bekrai, Eitar’a işaret verdi, oda konuştu:
-Getirin!
İki iri Draenei, Elen’i kollarından yakalamış sürükleyerek salona getirdiler büyük kapıdan. Sinkrai arkasına baktı. Elen’i öyle görünce sinirlendi;
-Zalimsin sen!
-Arşımın huzurundayken ben söylemedikçe konuşmaya hakkın yok Hain.
-Hain mi? Ben senin oğlunum!!
-Sen bir hiçsin. Hiçbir evlat babasına kılıç çekmez!
-Sen de bir hırsızsın, benim tek aşkımı çaldın!
Birden sessizlik oldu. Bekrai kafasını kaldırarak kibirli bakışlar atmaya başladı. Artık emindi. Eitar marekla kendisine bakıyordu. Bekrai ile göz göze geldiler. Bekrai kızından utanmıştı. Daha fazla ona bakmak istemedi ve ayağa kalktı. Sol kaşı havada, sağ gözüde hafif kısık meraklı bir bakış ile Sinkrai’ye ilerledi.
-Neden hala benim adımı kullanıyorsun?
-Ben soyumu inkar etmem.
-Sence ben kendi soyuma zulüm edermiyim genç Sultan (!)?
-Ozaman çöz ellerimi.
İstifini hiç bozmadan arkasını dönüp tahtına ilerledi;
-Çözün! Ve şunuda getirin.
Bir orc belinden hançerini çıkardı, Sinkrai’nin elindeki ipleri kesti. Sonra bir draenei hanım yaklaştı. Elindeki gümüş tepside duran beze sarılı şeyi Sultan’ın önüne koydu ve geri çekildi. Sinkrai Elen’e baktı. Zavallı kız yeni doğum yapmıştı. Hala kendinde değildi ve kötü muamele görüyordu. Sonra tepsiye baktı tekrar. Bekrai’nin sesi ile ilkindi:
-Aç!
Babasına baktı. Sonra yavaşça açtı beyaz kumaşı. Birden geriye fırladı. Eitar şaşkınlıkla onu izliyordu. Bekrai ona göz kırptı. Penses te korkmaya başladı. Sinkrai üstündeki çoku atlatınca yavaşça tepsiye yaklaştı yine.
-Sen zalim filan değilsin, sadece barbarsın…
-Barbar mı?
-Başka kim ölü bir bebeği böyle aşağılar!! (diyip ayağa fırladı)
-O ölü bir bebek değil, senin piçin.
-Ne? Nn nasın?
Kafasını yavaşça Elen’e çevirdi Sinkrai. Şimdi her şey bütünleşmeye başlamıştı.
-Onunla birlikte oldun mu baba?
-Bu nebiçim bir soru?
-Oldun mu dedim!
-Bukadarı fazla! Diyerek ayağa kalktı Eitar.
Bekrai bir an düşünmeye başladı. O ilk gece hatırına geldi. O gece hakkında sadece kabus hatırlıyordu. Elen ile ilgili hiçbirşey yoktu. Ve İmparator sonunda uyandı. Yavaşça ayağa kalktı. Zaman durmuş gibiydi, Eitar ile Sinkrai hala tartışıyordu. Onların gürültüsünü duymuyordu ama, doğrudan Elen’ bakıyordu. Elen düşündüğü gibi baygın değildi, yavaşça başını kaldırıp Bekrai’ye baktı. Sinir bozucu bir gülümseme vardı suratında. Ve her şey normale döndü;
-Sen ne cüretle İmparator’a bu lafı söylersin!
-O benimde babam!
-Sen hainsin, babana ayaklandın!
-Eitar!!! (diye bağırdı Bekrai)
Ona doğru koşmaya başladı, prenses babasına baktı. Aynı sırada Elen’de adeta bir ruh gibi sıyrıldı onu tutan iki Draenei’den, gözle takip edilemeyecek bir hızla Eitar’ın üzerine saldırdı. O birkaç saniyelik an Bekrai için bir asır gibi gelmişti, Eitar’ı kollarından tuttu sonra onunla dönerek sırtını siper etti kızına. Elen birden şekil değiştirdi, tıpkı Man’rai ler gibi gözüküyordu. Uzun pençeleri Bekrai’nin sırtına, oradan da ciğerlerine saplandı.
Ama Bekrai durmadı, Eitar’ı iterek uzaklaştırdı kendinden. Ve Elen’e döndü;
-Zedax…
-Bekrai…
Elen’i bileklerinden yakaladı, bir harekey ile onları büktü, iki bileğinide kırdı. Zedax ölümlü bir bedende olmanın bedelini ödüyordu şu an. Acılar içinde dizlerinin üstüne düştü. Bekrai onu kafasından kavradı, ve tüm gücü ile çevirdi Elen’in narin boynunu…
Elen kırık boynu ile yere yığıldı tamamen. Her nekadar güçlü olsada, hazırlıksız yakalanmıştı. Bekrai birkaç saniye öylece durdu ayakta. Salondaki askerler, Sinkrai ve Eitar ona bakıyordu.
Eitar tahtın önündeki basamaklara düşmüştü. Bekrai’ye arkasından bakıyordu. Siyah ipekten elbisesi paramparça olmuştu ve sırtından kanlar akıyordu. Bekrai kimsenin duyamayacağı bir sesle;
-Affet beni Elen… dedi.
İmparator dizlerinin üstüne düştü. Bir müddet öyle kaldı. Eitar yavaşça ayağa kalkıyordu. Sinkrai ise titreyerek babasına bakıyordu. Bekrai tam yüz üstü düşecekken Eitar yetişti. Tuttu onu. Başını dizlerinin üstüne koydu.
-Baba…
Bekrai konuşamıyordu. Ağzından kanlar geliyor ve nefes almasını engelliyorlardı. Elini kızının yanağına koydu, Eitar’ın gözleri birden parladı.
…………….
Sinkrai trans halindeki ikiliye bakıyordu. Birden bir sarsıntı başladı. Salonun duvarlarından tozlar dökülüyordu. Duvarların yanındaki şamdamlar devrilmeye başladı. Birden tavandan koca bir parça kopup yere düştü. Salondaki askerler kaçmaya başladı. Sinkrai önce ablasına baktı, sonra yerde can çekişen babasına. Eğer onlarla kalıpta kurtulsa bile idam edilecekti. Askerleri itekleyerek kaçmaya başladı. Hiç olmadığı kadar hızlı koşuyordu. Düz koridor sonunda dörde ayrıldı. Askerler çok geride kalmıştı. Hala hatsafada olan adrenalin yüzünden düşünemiyordu, hangi yönün çıkışa gittiğini unutmuştu. Oda düz devam etti. Ara sıra arkasına bakıp birinin onu kovalayıp kovalamadığından emin olmaya çalışıyordu. Birden ayağı boşluğa geldi, yere düştü. Çok sert düşmüştü, sağ dizi kırıldı. Onun acısı ile bir çığlık attı. Bacağını tutarak sürünmeye başladı. Birden ilerde birini gördü, kim olduğunu anlayamadı. Durdu. Kırmızı elbiseli şık bir elf bayan vardı ileride. Tanıdı onu;
-Anne?
Bir ses duydu, tavana baktı, avize ona doğru geliyordu. Gözlerini yumdu sıkıca;
-Bukadar.
Çocukluğundan beri ilgisini çeken o kristal evizelerden biri, ruhunu bedeninden kopardı.
………………………..
Eitar büyük bir boşlukta gözleni açtı. Heryer beyazdı. Etrafında bir duvarın olup olmadığı bile anlaşılmıyordu. Sadece, heryer beyazdı…
-Eitar…
Sesin geldiği yere baktı. Bekrai oradaydı.
-Baba?
Babasına koşarak sarıldı,
-Sen.. sen iyisin.
-Hayır. Kızım.
-Ama tam karşımdasın işte, yara filan yok.
-Hayır Eitar, zamanımız az. Seni bilinmezler ile terk etmek istemedim.
-Neler oluyor baba? Elen nasıl şeytana dönüşebilrdi?
-O Zedax’tı. Biz Uldum’a gittiğimizde sana saldıran elf, onu kaçırdı, Velen’in asasınıda kullanarak bir büyü yaptı. Kardeşin Tirion’ın kalbini söktüler. Tirion’a olan sevgimi asa yolu ile Elen’e aktardılar. Ruhlar binlercekez beni uyardılar, ama ben onları hiç anlamadım.
-Peki şimdi ne oluyor?
-Ben sevgili kızım. Ölüyorum…
-Böyle olmamalı.
-Bu bizim seçimimiz değil. Drohum bana tüm bunlar ne için diye sormuştu. Ona “Güç için” dedim. Tek güç sensin Eitar. Benim gücüm hep senden aldığım sevgi oldu. Şimdi sana söyleyeceğim her şeyi bir bir yapacaksın. Taht’ın arkasında Velen’in Asasını al. Zedax gittiği için üzerindeki lanet kalktı. O asa orcların ve draeneiların, Dreanor’dan kaynaklanan bağlarını temsil ediyor. Savaş şefi olarak çok işine yarayacak…..
………………….
Cairne merakla şu an sarayda neler olduğunu merak ediyordu. Ne yapmalıydı şimdi? Saldırıp Sinkrai’yi kurtarmalı mıydı? Peki nasıl saldıracaktı. Bekrai tek başına Sinkrai’yi koruyan koca orduyu yok etmişti. Merak içinde kodosunun sırtında saraya bakıyordu, saratın merkesindeki dev pramite.
-Mush’a, ne yapmamız gerek?
-(İmparator derin bir nefes aldı ve yavaşça verdi.) Eve dönelim.
-Dönüyoruz!!! Hadi ilerleyin!!
Cairne başını eğerek sağa sola salladı. Zavallı Sinkrai. Büyük gelecek vaad ediyordu oysaki. Parlayan Sefer sona ermişti. Kaybetmişlerdi. Tam kodosunu çevirip gidecekti ki pramitin tepesinden taşların yuvarlandığını gördü. Heyecan ile yanındakilere seslendi;
-Şuraya bakın!
Tüm ordu Mush’a nın işaret ettiği yere baktı, pramit yıkılıyordu. Sarsıntıyı onlarda gissetmeye başladılar. Muhteşem bir manzara vardı karşılarında. Uğraşıpta yapamadıkları şey kendiliğinden oluyordu. Tawereth çöküyordu…
…………….
Eitar sonunda uyandı, Bekrai’nin eli hala yanağındaydı. Sıkıca tuttu elinden. Babasınında onunda gözlerinden yaşlar geliyordu.
-Baba, lütfen, böyle bitmemeli.
Bekrai ciğerlerindeki kan yüzünden konuşamıyordu. Yanaklarındaki yaşlar yerdeki kanına akıyodu. Zar zor gülümsedi, kafasını salladı Eitar’ı teselli etmek için. Baş parmağı ile sağ gözündeki yaşını sildi kızının. Eitar da sol yanağını temizledi. Gülümsedi babasına. Oda kafasını salladı. “hoşça kal” dedi…
İmparator sonunda daha fazla dayanamadı. Bacaklarını hissedemiyordu. Elide iyiden iyiye gitmişti. Eli yavaşça kızınınkilerin arasından kaymaya başladı. Her zaman söylerlerdi, “hayatın gözlerinin önünden geçermiş” diye. Ama hiçbirşey görmüyordu. Şu ana kadar yaşadığı hiçbirşeyi hatırlamıyordu. Şu an karşısında sadece kızı vardı. Sonra Makh’tar ı hatırladı. Biricik oğlunu. Şu an alıyordu ki onun ölümünden Sinquin değil, Zedax sorumluydu. Bir hiç için eşini denize attırmıştı. Laf lafı açar gibi birden bire her şey peşi sıra geldi. Goraj’i, Sinquin yüzünden akçmıştı. Tirion’ı evlat edinmesini de Goraj’ı sağlamıştı. Tirion’ın hocası Med’an ı hatırladı. Dolayısı ile aklına Velen geldi. Sonra babası. Sonrada hiç tanıyamadığı annesi… şu an tek bir şey için yalvarıyordu, annesini görmek…
-Ben… Doğrusilah Bekrai… Bahran’ın kurucusu, ilk vede son hükümdarı. Işık Kilisesi’nin sahibi, Velen’in vekili… ben bu değilim. Ben İmparator değilim. Ben bir şamanın, kam çalar dua ederim. Ben buyum, Tanrının arşındaki aciz bir kulum… ben Drauna oğlu Bekrai… anneme gidiyorum.
Eitar babasının ellinin kendinkileri arasından kayışını hissetti. Karşı koyamadı. İmparator’un eli kanı ile ıslanmış mermer zemine düştü. Gözleri yavaşça arkaya doğru gitti…
Azeroth’un Kadim İmparator’u adını evrenin tarihine yazdırdı. Ama şu an önemli tek bir şey vardı. Ölüm…
Eitar babasını sarstı:
-Baba? Baba?
Cevap gelmedi. İmparator nefes almıyordu. Ayağa kalktı yavaşça. Saray hala çöküyordu. Sanki ilahi bir müdehale varmış gibi salon hala ayaktaydı. Eitar üzerindeki gümüş zırhı çıkardı. Sertçe mermer zemine düştü zırh. Bileklerindeki ve omzundaki parçalarınıda çıkardı. Beyaz elbisesinin arkasındaki düğümü çözdü. Elbise narin bedeninden yavaşça süzülerek yerdeki kanın üstüne düştü. Eitar eğildi. Babasının kanına parmağını iyice gezdirdi. Sonra tekrar doğrulup, elindeki kana baktı. Alnına bir hilal çizdi. Sonra tekrar eğildi, tekrar babasının kanından aldı. Ve başça şekiller çizmeye başladı vücuduna.
…………………….
-Drom’Hal bak!
Askerin işaret ettiği yere baktı Drohum. Tawereth gözüküyordu. Sarayın merkezindeki pramit çöküyordu. Şaşkınlıkla gözleri büyüdü. Yoksa Sinkrai şehri almış mıydı? Sonra başka bir asker geldi yanına.
-Drom’Hal! Sultan, İmparator’a esir düşmüş.
Drohum birden kendine geldi. İndi kurdundan. Birkaç adım ilerledi. Sağ eli ile sakalını okşayarak düşünmeye başladı. Ne oluyordu?
……………………
Linkteki müziği dinlerken okumaya devam etmeniz tavsiye edilir: http://www.youtube.com/watch?v=CiZX6srfLjY
Eitar yavaş adımlarla Gümüş Taht’a yürümeye başladı. Hemen arkasında Velen’in Asası vardı. Sonunda onun yanına geldi. Üzerinde babasının kanından yaptığı tamgaların olduğu elini uzattı ona doğru ve aldı. Üzerinde kıyafet yoktu, sadece kandan tamgalar…
Sonra Taht’ın tam karşısına geçip durdu. Salonun sütunlarıda devrilmeye başlamıştı. Tüm bu sarsıntıya ve felakete rağmen hiç korku yoktu Prenseste.
Ve ilk defa bir ölümlü korkmadan baktı Gümüş Taht’a. Sert ve emin adımları ile ilerledi. Salona döndü yüzünü. Yerde kanlar içinde yatan İmparator’a bakıtı. Derin bir nefes aldı. Hakkı olanı aldı… yavaşça oturdu tahta. Önce gümüşün soğukluğu ürpertti onu. Kalkmak istedi, ama babasının ceseti izin vermedi. Kalkmadı prenses.
Ela gözleri kan kırmızmızı parladı kandan tamgaları ile asasını kaldırıp üçkere vurdu yere, gök gürledi bulutsuz havada ve Azeroth’a bir karanlık çöktü. Güneş tutuldu Eitar’ın karşısında. İlk secde eden güneş oldu seçilmiş olana. Ve yükseltti sesini Eitar ve konuştu:
-Ben ki tek güç Işık! Ben ki tek güç olan Işık!! Bu gün güç kimde? Bu gün kudret kimde? Bu gün hüküm kimde? Hükümdarların hükümdarıyım ben!
Asasını tekrar kaldırıp vurdu sertçe, devasa bir yıldırım tavanı parçalayarak gök kubbeye dayandı. Gümüş Taht ile uçsuz bucaksız arşa yükseldi, gören kimse alamadı gözünü, tüm Kalimdor gördü yayılan ışığı, öyleki gece olan Doğu Krallıkları şu an güneşin ters taraftan doğduğunu düşünmeye başladı. Derinlerdeki Nagalar dahi hissetti Seçilmiş’in asaletini.
Savaşşefide gördü yükselen yıldırımı. Onun dahi dizleri titredi. Arkasındaki koca ordusu bir ona bir yıldırıma bakıyordu. Ve ilk Drohum secde etti. Diğer herkes onu izledi.
Mush’a da gördü güneş misali yükselen yıldırımı. Oda ne yapacağını bilemedi. Normal bir ışık değildi bu. Güneş dahi tutulmuşken heleki. Bir işaret olmalıydı bu. Güneşi öyle aciz görünce, düşünmedi Cairne. İndi kodosundan. Asırlık mızrağını hala sıcak olan toprağa sapladı, ve diz çöktü. Tüm Taurenlar onu izledi.
Teldrassil de eğildi arştaki ışığın huzurunda Kral Kaldrassil başta olmak üzere. Northrend’deki ölülerin yandı gözleri, o kayıp ruhlar vede Titan hizmetkarları… hepsi ama hepsinin içi titredi. Beklide derinlerdeki Eski Tanrılar bile hissetti Seçilmiş Olan’ı.
Ve Eitar ayağa kalktı yavaşça, tekrar yükseltti sesini, bu kez Barrens’ten Teldrassil’e herkes duydu onun gürültülü sesini, onun korku dolu ve bir okadar melodik sözlerini:
-Güç benimdir! Kudret benimdir! Ben tek olan Işık, bu gün hüküm günüdür! Bu gün hüküm günüdür! Bu gün benim günümdür!
Son



Alıntı ile Cevapla

.
