70. Bölüm: Güneş tepede.
Eitar terasında, Med’an nın bedenini Trisfall’a götürmek üzere yola çıkmış gemileri izliyordu. Güneş yeni yeni yükseliyordu. Dalgaların sesi ve kuşların balıklar için haykırışı vardı. Ama başka hiçbirşey yoktu… eskiden bu kuşlar balıkçılara musallat olurdu. Ama şu an balıkçılar yok. Herkes evlerinde, lağamlarda yada sığınaklarda fırtınanın dinmesini bekliyor.
Eitar odasına girdi. Üstünde beyaz sade bir elbise vardı. Hizmetçiler etrafını sardı. Önce o narin bedenini koruması için gümüş renkli bir zırhı giydirdiler. Omuzlarını ve bileklerinide ayrı parçalar ile kapadılar. İnce beline beyaz bir kuçak taktılar. Sonra Arethna girdi içeri. Prensesin asaletinden alamadı gözlerini bir müddet. Bu zırhı görmeyeli çok uzun zaman olmuştu. Annesinin zırhını giymişti prenses. Eitar gülümsedi. Eli ile “yaklaş” işareti yaptı.
Arethna elindeki beze sarılı şeyle onun önüne kadar geldi. Sonra durdu, diz çöktü… bezi açtı. Pırıl pırıl parlayan bir kılıç vardı. Kadim Kaldorei işçiliği bir kılıç. Ay gibi barlıyordu. Eitar kılıcı aldı. Onun üzerindeki yansımasına baktı.
-Işık yardımcımız olsun…
……………………..
Tawereth kuşatması.
İmparator Cairne, Sultan Bekrai’nin çadırına girdi. Ortada yanan ateşin çatırtısı dışarıdaki seslerden daha belirgindi. Etrafına bakındı. Sinkrai’yi göremedi;
-Buradayım Cairne…
Sesin geldiği tarafa baktı. Çadırındaki küçük ibadethanenin önünde oturmuş dua ediyordu Sinkrai.
-Şehir hemen hemen tamamen kuşatıldı Majeste. Drohum ve ben hazırız. İlk aşamaya başlamak için sizinde hazır olup olmadığınızı bilmemiz gerek.
Sinkrai elindeki mumu önüne koydu. Yavaşça ağaya kalktı. Çok uzun bir yoldan gelmişlerdi. Saatlerdir at sırtındaydı ve yorgundu. Gözlerinin altı şişmişti, uykusuzdu genç sultan. Üzerindeki zırhını bir yokladı eli ile. Yatağının yanındaki Küleden’e yöneldi. Onu alıp dışarıya yöneldi;
-Başlayalım.
Çadırdan çıktılar. Ordunun sevinç sesleri yükseliyordu. Tawereth surlarının önüdeydiler sonunda. Eli ile gözlerini güneşe karşı siper edip surlara bakmaya çalıştı. Askerler karınca gibi görünüyordu. Çok yüksekti beton duvarlar… imparator ile birlikte topların olduğu yere ilerledi. Askerler ona selam verdiler ve hemen işlerine döndüler. Toplar ile orclar ilgileniyordu. Drohum ileri görüşlü biriydi, icatlarının yakından görülmesini istemiyordu. Hazırlıklar bitince hepsi Sultan’a döndüler. Emir beklyiorlardı. Bir asker ona atını getirdi. Barrensin altın güneşi beyaz atın fener gibi parlamasını sağlıyordu. Cairne de kodosuna binip kendi ordusunun yanına gitti. Sinkrai birliklerini baştan sonra bir hızla dolaştı;
-Yükselin! Yükselin! Yükselik göklerdeki yıldızlar gibi Güneş’in Askerleri!! Şahidim olun! Yemin ederim ki yerle bir edicem bu kibrin ve günahın merkezi şehri! Şahidim olun! Yemin ederim ellerimle parçalayacağım Yanan Taç’ı. Şahidim olun! Yemin ederim bizzat alıcam o duvarların arkasında saklanmış korkağın canını. Lock’Narash!! (silahlanın)
Orclar barutları potların içine döktüler. Sonra gülleleri yerleştirdiler. Ellerindeki uzun sopalar ile onların tam yerine oturduklarından emin olduktan sonra elinde meşale tutan orclar ateş emri için beklemeye başladılar. Sinkari birliklerin arkasındaki kulesine gitti. Hemen tırmandı tahta kuleyi. Tüm birlikler görünüyordu buradan. Yadındaki askerin getirdiği yay ile oku aldı. Oku yanında ki közün içine tutarak alevlendirdi. Tüm gücü ile gerdi yayı. Ve güneşe nişal almış gibi gökyüzüne fırlattı.
Ok yükseldi… yükseldi… yükseldi… ve sonunda havayi fişek gibi patladı, güneş sönük kaldı yanında. Dört ordu birden top atışına başladılar. Sesler korkunçtu. Patlamalar felaket büyüklükleydi. Ama surlar dayanıyordu. Ön taraflarındaki beton yapı yavaş yavaş çöksede içlerindeki çelikler ortaya çıkınca topların işi dahada zorlaşıyordu.
Eitar sarayın en yüksek kulesinde, tabiri caizse kuşların dahi uçmaya cesaret edemedikleri bir yükseklikte tüm şehri ve düşman ordularını izliyordu. Yanında iki orc koruma vardı. Aslında çok riskliydi bu. İmparatorlukta ki neredeyse tüm orc askerler ve halk Drohum’a katılmıştı. Sadece birkaçı Cehennemçığlığı hanedanına ve Goraj’i a olan hürmetlerinden dolayı kalmıştı. Hangi tarafta olurlarsa olsunlar, ölüm kesindi. Eitar iki orca sordu;
-Şu an nerede olmak isterdiniz dostlarım?
Orclar afalladılar. Daha önce bunu düşünmemişlerdi aslında. Sadece içgüdüsel olarak hareket etmişlerdi. İri kıyım olan hemen cevap verdi;
-Hanedanımın ve sizin yanınızda Majesteleri.
Eitar bir orcun “ majesteleri” diyişinden rahatsız olmuştu. Orclarda bunu fark etmişlerdi. Sonra daha sıska olan orc cevap verdi.
-Hanedanımın ve sizin yanınızda Savaşşefim.
Prenses birden durdu. Şaşkınlıkla orca döndü. “Savaşşefi?”. Evet neden olmasın ki? Madem yasalar onun tahta çıkmasına izin vermiyor neden kanından gelen diğer haklarını kullanmasın? Sonuçta o Cehennemçığlığı Hanedanı’nın son ferdiydi. Guruh üzerinde hakları vardı. Ve en önemlisi Guruh şu an ikiye bölünmüştü. Kuzeyde Drohum, güneydeyse Sinkrai. Muhtemelen savaştan sonra bu ikili arasında sert çekişmeler olacaktı. Sıska orca gülümsemeye başladı. Zavallı orc ta ne olduğunu bilmeden o gülüyor diye kendiside sırıtıyordu. Eitar eli ile onun omzuna vurarak içeri geçti. Ortadaki taşı kullanarak kendini kütüphaneye ışınladı, sonra hızla Arethna’nın yanına gitti…
…………….
Arethna surlarda askerler ile birlikte bizzat orduyu kumanda ediyordu. Top atışlarının seyrekleştiğini fark etti. Sırada tüfek ve oklar vardı çünkü. Onlardan önce davrandı;
-Yaylarınızı gerin, tüfekleri doldurun!!!!
Yanındaki er ayağa kalktı ve belindeki boruyu üfledi. Şehrin her yerinde duyuldu boru sesi. İşareti anlayan tüm askerler yaylarını gerdiler, tüfeklerini doldurup emir için beklemeye başladılar.
Arethna başını biraz kaldırıp düşman ordusuna baktı. Onlarda aynı hazırlığı yapıyorlardı. Ve erken davlandı;
-Ateş!!!!
Onun bulunduğu duvardakilerin ateş etmesi ile tüm surlardan ölüm yağmuru akmaya başladı Sefer askerlerinin üzerine. Düşman kalkanlarına davranamadan hasar almıştı. Sonunda onlarda ateşe başladılar. Bahran iyi bir başlangıç yapmıştı. Ama Sinkrai daha goblinderden aldığı silahları kullanmamıştı…
Eitar boş koridorda hızlı adımlarla ilerliyordu. Bir kanat sesi duydu ve durdu. Hemen arkasına baktı. Hiçbirşey yoktu. Yerde altın renkli bir tüy gördü. Yavaşça ona yaklaştı. Eğilip eline aldı. Parlak bir tüydü. Sonra aynı ürpertiyi hissetti arkasında. Hiç düşünmeden sert bir tekma savurdu, arkasındaki bacağını yakaladı ve aynı hızla bir hançer sapladı. Eitar çığlıklar içinde yere düştü. Beyaz elbisesindeki kırmızı lekeyi fark etti. Sonra hançeri gördü bacağında. Tutup çıkardı onu. Karşısındaki adama baktı. Elfe… kulenin tepesinde yanında duran iki orc nağralar atarak geldiler. İri olan elfi yakaladığı gibi duvara fırlattı. Öteki prensesin yanına geldi,
-Savaşşefim hemen gidin buradan biz onu oyalarız.
Eitar belindeki beyaz kuşağı çıkarıp bacağına sıkı sıkı sardı. Orcun yardımı ile ayağa kalktı. Seke seke ilerliyordu. Arkasına baktı bir an, elf koca orcu boğazından tutup havaya kaldırmıştı, sıska olan hala bağrıyordu;
-Gidin!!!
Prenses arkasına bakmadan kaçmaya başladı. Arasıra denk geldiği kapıları yokluyordu ama hepsi kilitliydi, yada arkalarına destek yapılmıştı ve hizmetçiler saklanıyordu. Korku ve hareket bacağının acısını unutturmuştu ona. Sonunda duvardaki sütunlardan birinin arkasına saklanmayı akıl etti. Önce durdu. Bir sihir ile koridordaki tüm meşaleleri söndürdü. Karanlık koridorda önüne ilk gelen çıkıntıya saklandı. İyice çöktü ve duvara dayandı. Elf koşarak onun olduğu yere geldi. Karanlık olduğu için bir şey gözükmüyordu. Mavi bir şekilde parlayan gözleri onun donuk yüzünü aydınlatıyordu. Etrafında kimse olmadığı düşüncesi ile koşarak yoluna devam etti. Eitar derin bir nefes aldı. Şimdilik kurtulmuştu…
……………………..
Bir asker koşarak Drohum’un yanına geldi.
-Drom’Hall..
Selamı verdikten sonra çadırının önünde mindelere kurlmuş bir şekilde haritaları kontrol eden Drohum’un birazdaha yakınına gitti ve kulağına bir şeyler fısıldadı. Dorhum’un çatık kaşladı bir anda şaşkınlıkla açıldı. Haberi getiren orca baktı.
-Emin misin?
-Evet Savaşşefim.
Drohum hemen ayağa kalktı. Hızla beyaz kurduna yöneldi. Bindiği gibi Sinkrai’nin bulunduğu kuleye sürdü. Askerler hızla yol açıyordu ona. Kuleye vardında kurdundan indi. Üstündeki zırhın ve Kıyametçekici’nin ağırlığına aldırmadan hızla çıktı kulenin tepesine. Sinkrai onu görünce şaşırdı;
-Ne oldu Drom’hall?
-Haberin var mıydı?
-Neyden?
-İmparator’un ölüm döşeğinde olduğundan haberin var mıydı!?
-Neler diyorsun sen? Kim söyledi bunu.
-Bana oyun oynama çocuk!
Sinkrai’nin üzerine yürümeye başladı. Korumaları kılıçlarına davranmıştı ki Sinkrai onları durdurdu. Sultanın yakasına yapıştı Bozkurt;
-Şu anda Yanan Taç ile değil, Prenses Eitar ile savaşıyoruz! İmparator bundan birkaç gün önce yeni İmparatoriçeye tacını taktığı törende zehirlenmiş. Eğer bunu biliyordunda bana söylemediysen…
-Sizi temin ederim Drom’Hall. Bundan haberim yoktu.s ayrıca olsaydı bile ne değişecekti ki? Düşmanımız aynı düşman. Her ne olursa olsun bu şehir yok edilmeli!
Drohum sertçe bıraktı Sinkrai’nin yakasını.
-Beni Orgrimmar’a vali olarak gitmem için ikna eden kişi Prenses hazretleridir. Ona karşı savaşamam.
-Nasıl olur. Bana söz verdiniz Savaşşefi! Sözünde durmayanlara dönek denir!
-Ben sana silahlar için söz verdim o kadar!
Drohum elinyle sakalını okşuyarak düşünmeye başladı. Sinkrai’ye arkasını dönüp yavaşça yürümeye başladı.
-Sözünde dur Drohum! Yoksa senide karşıma almam gerekir…
Drohum sertçe döndü Sultan’a;
-Ben onurum için yaşarım çocuk, güç için değil… bana Prenses’in can güvenliğini garanti edebilirsen devam ederim. Yoksa getirdiğim tüm silahlar ve ordu ile geri çekileceğim.
-Eitar benim kızkardeşim Drom’Hall. Sadece heyecanlı bir kız o, yoksa bu işlere hiç karışmazdı. Onun güvende olacağına söz veriyorum.
Drohum serçe süzdü genç sultanı. Kafasını sallayarak onayladı ve kendi cephesine döndü. Sinkrai onun gidişini izlerken bir yandan da düşünüyordu. Eitar hevesli bir kızdan fazlasıydı. Drohum’un Savaşşefi olmasını sağlayan kişiydi o. Tehlikeli biriydi. Ondan kurtulması gerekiyordu…
……………….
Prenses şaman güçlerini kullanarak bacağındaki yarayı biraz olsun iyileştirmeye çalışıyordu. Beklide bu gün ölecekti. Geçmiş aklına geliyordu ister istemez…
………………..
Birkaç ay önce…
-Anladım ekselans. Tavsiyenize uyacağım.
Drohum ayağa kalktı. Eğilerek selam verdikten sonra geri geri gitmeye başladı, kapıya gelincede arkasını döndü ve gitti. Belli ki duydukları onu korkutmuştu. Eğer Bekrai öğrenirse durmaz öldürürdü onu. Orclar hanedana Cehennemşığlığı soyundan geldikleri için bağlıdır. Ancak yıllar geçtikçe gerek Tauren Soykırımı’nın, gerekse Thrall’ın öldürülmesi olayının arkasında Gorrosh’ın olduğu çıkınca hanedana güven sarsılmıştı. Yinede orcların başka seçenekleri yoktu. Eğer şimdi Bozkurtlar tekrar ortaya çıkarsa orclar ayrılacaktır. Eitar neden kendi zararına olan birşeyi destekliyordu peki?
Eitar etrafta kimsenin olmadığından emin olunca ayağa kalktı, diz çöktü ve başını eğdi. İri bir kuş karşısına geldi ve koltuğuna kondu. Hasta gibi görünüyordu.
-Usta....
Kuş Eitar’a baktı, koltuktan indi ve yavaşça ona ilerledi. Tam karşısında durdu. Kanatları güçsüz görünüyordu, yaşlı siyah bir kuş.
-Konuştun mu? (kuş konuşabiliyordu...)
-Evet usta. Sanırım kendisini ikna ettim.
-Güzel. Sinkrai Piskopos’u öldürdü mecliste. Bekrai “veliaht” ünvanını aldı ve onu Uldum’a vali tayin etti. Yeni veliaht şüpesiz Makhtar olacak. Onun hakimiyetinde nihayet huzur sağlanacaktır.
-Madem öyle, neden ona rakip olabilecek biri ile konuştum ben?
-Sinquin hırslı bir kadın, ne yapacağı belli olmaz. Eğer olurda Makhtar’ın başına birşey gelirse imparatorluk dağılacaktır. Halkının güvenliği için yedek bir planımız olmalı. Yasalarınız senin tahta geçmeni engelliyor.
-Anlıyorum usta. Peki Loderon ne olacak?
-Yakındır İmparator, Erohar kapılarına dayanır. O gün geldiğinde Kraliçe’nin güvenebileceği pek az kişi olacaktır.
Kuş kanatlarını açtı, birden dumanlar çıkmaya başladı, kuş şekil değiştiriyordu. Eitar geri çekildi… ustası için yer açtı. Sonunda dumanlar dağıldı. Usta yüzünü gösterdi. Medivh…
-Yani Kraliçe’nin düşmesi için babama yardım edeceksiniz?
-Evet Eitar. Yıllardır Luenna’ya hizmet ederek onun güvenini kazandım ancak hepsi bir gün onu devirebilmek içindi. Sırf bu uğurda kendimi Worgena çevirdim. Ama bunlara değecek. Bir gün Eitar. Birgün tüm umutlar tükenecek. Ne baban, nede tanrılar müdehale edemeyecek olanlara. Çok büyük bir düşman pusuda Eitar, hazır olmalısın. O gün tek umut sen olacaksın…
………………………..
Bu gün.
Eitar kendine geldi. Oracıkra sızmıştı. Bacağında ki yaranın sızısı iyice geçmişti. Kafasını yavaşça dışarı çıkarıp etrafı kontrol etti. Kimsenin olmadığından emin olunca yavaşça çıktı sütunun arkasından. Sarıklı elfleri gördü koridorun ucunda. Hemen yardım istemek için yanlarına koştu,
-Hey siz yardım edin… Lütfen…
Elfler onu gördüler. Hemen yanına gittiler ve koluna girdiler.
-İyi misiniz Prenses hazretleri?
-Evet iyiyim. Bir katil dolaşıyor etrafta, hemen İmparatoru ve İmparatoriçeyi konrol etmeliyiz.
-Merak etmeyin efendim, biliyoruz.
-Biliyor musunuz?..
Eitar birden durdu. Yavaşça kollarını elflerden çekti ve şüpeli bir şekilde onlara baktı. Elfler durumu anlayınca hemen ona saldırdılar. Eitar kılıcını çekti, ilk gelenin boğazına savurdu, adam oracıkta yığıldı. İkincininse bacağına geçirdi kılıcı. Elf yere düşrü acılar içinde. Son kılıcı gırtlağına dayadı;
-Kimdem emir alıyorsunuz?
-Bahran’a ölüm… Yaşasın Zedax!!
Eitar birden afalladı.
-Z… Zedax?
-Kadim annemizin hükümdarlığı yakında başlayacak. Sen ve baban hiçbirşey yapamazsınız…
Eitar hala şaşkındı. Ama Zedax gitmişti. Annesi göndermişti onu ve hatta bunun için kendi hayatından vaz geçmişti. Bu nasıl olabilir? Elf sırıttı ve kahkahalar atmaya başladı. Eitar iyice sinirlendi, kılıcı ile adamın boğazını parçaladı… eli ile başını tutu. Kılıcını bıraktı. Beyni zonkluyordu. Nasıl olabilirdi bu. Afallaya afallaya kütüphaneye kadar gitti. Orda kendini yere bıraktı. Dizlerinin üsüne çökmüş ağlıyordu.
-Anne… yardım et bana… usta nerdesin?.. biri bana yardım etsin, lütfen…
Sonra arkasında biri olduğunu anladı. Ağlamayı kesti. Göz yaşlarını sildi ve ayağa kalktı. Arkasını döndü. O elf karşısındaydı. Elinde daha önce bacağına sapladığı hançer vardı.
-Kimsin sen?
-Ben Bekrai Güneşkuyusu…
-Beni öldürmek için mi geldin?
-Evet.
-Med’an ı öldürdüğün gibi mi?
-Evet.
-Babamı zehirlediğin gibi mi?
-Evet…
Eitar o an yıkıldı. Meğer her şeyi bu adam yapmış.
-Bunları kim için yaptın peki?
-Benim ve her şeyin efendisi olan Annemiz için yaptım.
-Zedax’ı kastediyor olmalısın…
-Evet… binlerce yıldır bu gün için planlar yapıp durdum. Bu gün, burada seçilmiş olanı öldürerek ve efendimin saltanatını ilan etmek için tüm hayatımı harcadım. Vakit geldi…
Eitar şaşkındı. Seçilmiş olan?
-Ozaman yanlışın var efendi elf, ben seçilmiş olan değilim…
-Eitar Doğrusilah, 29 yaşında, Bekrai ve Goraj’i ın kızı. Azeroth’un gördüğü en güçlü şaman ve paladinin. Kehanet binlerce kez yorumlandı. Ama birtek efendim doğru yorumu yapabildi. Seçilmiş olan sesin Eitar, ve hükümdarlığın bu gün sona erecek, henüz başlamadan…
Eitar etrafına bakındı. Kendini savunmak için kullanabileceği hiçbirşey yoktu. Ve teslim oldu. Dizlerinin üstüne çöktü, başını eğdi ve kaderine razı oldu. Elf yavaşça yaklaştı ona. Hançerini kaldırdı;
-Eitar Doğrusilah. Kadim Anne’nin banaverdiği yetki ile seni ölüme mahkum ediyorum.
Tüm gücü ile hançeri tam indiriyordu ki bir el onu yakaladı, yakaladığı gibi aynı güçle hançeri tutan bileğini kırdı el, elf acılar içinde dizlerinin üstüne düştü;
-Ellerini kızımdan çek!
Bekrai sağ elini elfin yüzüne götürdü ve elf yanmaya başladı. Bekrai onun bileğini bıraktı, elf karanlık koridoru aydınlatarak koşmaya başladı çığlıklarla. Ve sonunda cansız bedeni düştü. Düştüğü an alevleride söndü. Bekrai, Eitar’a döndü. Göğsündeki tamgaların parıltısı Eitar’ın yüzünü aydınlattı. Bekrai tavandaki avizeye baktı ve mumlar alevlendi. Eitar ağlayarak babasına sarıldı.
-Sakin ol kızım, geçti…
-Çok teşekkür ederim baba.. çok teşekkür ederim… sen, sen nasıl ayağa kalktın.
-Bilemiyorum. Ağladığını gördüm ve birden uyandım. Merak etme artık yanındayım. Hadi gidelim buradan…
Bekrai, Eitar’ı kaslı kolları ile kucağına aldı. Tam kütüphaneden gidiyorlardı ki bir hareketlilik farkt ettiler;
-Baba?
-Duydum…
Onu yavaşça yere bıraktı Bekrai. Sönük diğer mum ve meşaleleri alevlendirdi elini şaklatarak. Kütüphane tamamen aydınlanmıştı. Kimse yoktu. Şöminenin önündeki çalışma masasında bir zarf fark etti Bekrai. Ona yöneldi ve eline aldı. Üzerinde hiçbirşey yazmıyordu. Açtı, Med’an nın imzası vardı mektubun sonunda. Seslice okumaya başladı.
“
Sevgili Bekrai, oğlum. Eğer bunu okuyorsan yaptığım sihir işe yaramış demektir. Son günlerde takip edildiğimi hisediyorum. Eğer bunu okuyorsan öldüm, daha doğrusu öldürüldüm demektir…
Sana daha önce “zamanı geldiğinde yapmama gerekeni yapacağım” demiştim Bekrai, ama yapamadım… ne yazık ki öngörümde haklı çıktım Bekrai. Zedax hapsedilmedi. Şu an aramızda. Bunca zamandır çeşitli görüler ile senin aklını bulandırıyordu. Sinkrai’yi Uldum’a göndermeni sağladı… böylece ilk engelden kurtuldu. Makh’tar ı o öldürttü ve suçu Sinquin’e yıktı. Bir taşta iki kuş… siz Uldum savaşına gittiğinizde Büyücü Bekrai bir şeyler yaptı. Zedax ile bir bağ yarattı. Bu bağı öğrendiğimde zamanın geldiğini anlamıştım. Velen’in bana yıllar önce söylediği “vakti geldiğinde Zedax’ı öldüreceksin” sözünü yerine getiremedim. Onun canına kıyamadım Bekrai.
Tüm bunları nasıl yaptılar bilmiyorum ancak Velen’in Asası bu olanların tam ortasında. Anahtar o Bekrai. Bir şekilde onu kullan yada yok et. Yoksa Anne Titan seni yok edecek…
Biz yanıldık Bekrai, seçilmiş olan ne sendin ne de Sinkrai idi. Eitar, Işık’ın varisi ve Azeroth’un tek sahibidir. Onu koru. İşte Bekrai. Senin var oluş amacın bu. Doğru zamanda ölmek değil, seçilmiş olanı korumak…”
Bekrai öylece mektuba baktı bir müddet. Sonra Eitar’a döndü. Kızda şaşkınlıkla ona bakıyordu. Sonra Eitar ayağa kalktı yavaşça.
-Madem öyle, bizde üzerimize düşeni yapmalıyız…
Önceki;
part10: http://forum.wow-tr.com/threads/7228...7406#post47406



Alıntı ile Cevapla
.
